Savaş, sömürü ve baskı politikalarını geri püskürtmek için...

İşçi ve emekçiler Erdoğan yönetiminin kulakları tırmalayan savaş çığırtkanlığına ve her gün yeni bir “kahramanlık destanı” yazarak kirli savaş konsepti içerisindeki misyonunu eksiksiz bir şekilde yerine getiren burjuva medyaya itibar etmemelidir. Emperyalistlerin ve işbirlikçilerinin kirli çıkarlar uğruna başlattığı savaşların tarafı olmayı reddetmeli, hakları ve geleceği için mücadeleyi büyütmelidir.

 

İşçi-emekçi barikatlarını yükseltelim!

 

Sermaye devletinin Efrîn’e yönelik başlattığı işgal harekatı dördüncü haftasına giriyor. Emperyalist güçlerin açık ya da örtülü desteğine, burjuva düzen güçlerinin kirli savaş konsepti üzerinden birleşmesine ve kullanılan son teknoloji ürünü savaş makinelerine rağmen sermaye devleti sahada henüz istediği sonuçları elde edebilmiş değil. Dahası, karmaşık çıkar ve güç ilişkileri üzerinden süren işgal girişimi halihazırda ciddi kırılmalara fazlasıyla açık.

Bu aynı kırılgan tablo içeride kurulan “milli ve yerli” savaş ittifakı için de geçerli. Zira, harcı Kürt halkına düşmanlık ve “terör” demagojisi üzerinden karılan kirli ittifak, sahada yaşanacak gelişmelere ve emperyalist güçlerin değişen bölge politikalarına göre her an çatırdayabilir. Erdoğan yönetiminin ÖSO çetesine atfen yaptığı “Kuvayi Milliye” vb. tanımlamalar daha şimdiden savaş konseptinin önemli aktörleri tarafından tepkiyle karşılandı. Ayrıca, kirli savaş koşullarının Erdoğan yönetimi tarafından düzen siyasetine yönelik dizayn operasyonuna dönüştürülmesi ve iktidarını güvencelemek için kullanılıyor olması da gerici ittifakın bir diğer önemli açmazı olarak öne çıkmaya başladı.

***

İşgal harekatı üzerinden kurulan ilişkilerin ve emperyalist güçlerle yapılan kirli pazarlıkların önümüzdeki süreçte ne gibi sonuçlar doğuracağını şimdiden kestirmek zor. Fakat açık olan bir gerçeklik var ki, Erdoğan AKP’sinin başlattığı işgal macerası işçi sınıfına, emekçilere ve bölge halklarına  büyük acılar yaşatacak; ekonomik, sosyal ve kültürel açıdan ağır bedeller ödetecektir.

Geride kalan üç haftalık döneme bakıldığında bu gerçeklik tüm çıplaklığı ile görülebilir. 20 Ocak’tan bugüne Efrîn’de yüzlerce sivilin katledildiği, ölen insanların bedenlerine dahi işkence yapıldığı, insanların yaşam alanlarının barbarca yağmalanıp talan edildiği belirtiliyor. Savaş koşullarını gerekçe gösteren Erdoğan yönetimi içeride ise en temel hak ve özgürlükleri keyfi bir şekilde rafa kaldırmış durumda. “İşgale hayır” diyen yüzlerce insan gece yarısı operasyonları ile gözaltına alınırken, sokağa çıkan her kesim polis-yargı terörünün hedefi oluyor. Hakları ve gelecekleri için mücadele eden işçi ve emekçilerin eylemleri-grevleri yasaklanıyor. TTB gibi köklü meslek odaları dahi savaş karşıtı tutumları nedeniyle iktidarın saldırılarına maruz kalıyor. Bu tablo elbette yeni değil. Fakat, 7 Haziran seçimlerinin ardından tırmandırılan faşist baskı ve zorbalık darbe girişimi bahane edilerek yeni bir boyuta taşınmış, gelinen yerde ise işgal hareketiyle birlikte adeta zıvanadan çıkmış durumda.

Kirli savaş koşullarının emekçilere yansımaları salt bunlarla sınırlı değil. Savaş ekonomisinin ağrı yükü de işçi ve emekçilerin sırtına bindirilmiş durumda. Zira, halihazırda kriz içerisinde debelenen sermaye düzeni savaşın getireceği ek yükleri de emekçilere fatura ederek dengelerini korumayı hesaplıyor. Bunun en çıplak göstergesi ise 2018 yılı için savunma ve güvenlik alanına 92,8 milyar liralık bütçe ayrılmasıdır. Dahası, yılın ilk ayında iğneden ipliğe yapılan zamlar ve artan vergi oranları emekçilere kesilecek faturanın daha da kabaracağını göstermektedir.

Tüm bu gelişmeler bir arada sosyal sorunları günbegün derinleştirmekte, emekçilerin yaşam koşullarını daha da çekilmez hale getirmektedir. İşsizliğin tırmandığı, açık ve yoksulluk oranlarının giderek ürkütücü boyutlara ulaştığı burjuva ekonomistler tarafından bile dile getiriliyor. Öyle ki, savaş tamtamlarının kulakları sağır ettiği şu günlerde Türkiye’nin farklı bölgelerinden açlık, yoksulluk ve işsizlik nedeniyle intihar girişimlerinin yaşandığı haberleri geliyor.

***

Güncel gelişmeler ve tarihsel deneyimler göstermektedir ki; bu gidişata ancak işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin birleşik-devrimci direnişi ve mücadelesi son verebilir. Zira, emperyalistler ve işbirlikçileri tarafından kundaklanan kirli savaşlar işçilere, emekçilere ve ezilen halklara ölüm, açlık, yoksulluk ve sefaletten başka hiçbir şey getirmemektedir.

Bunun için, işçi ve emekçiler Erdoğan yönetiminin kulakları tırmalayan savaş çığırtkanlığına ve her gün yeni bir “kahramanlık destanı” yazarak kirli savaş konsepti içerisindeki misyonunu eksiksiz bir şekilde yerine getiren burjuva medyaya itibar etmemelidir. Emperyalistlerin ve işbirlikçilerinin kirli çıkarlar uğruna başlattığı savaşların tarafı olmayı reddetmeli, hakları ve geleceği için mücadeleyi büyütmelidir. Gerek AKP iktidarının pervasız saldırganlığını geri püskürtmenin, gerekse başta Kürt halkı olmak üzere kirli savaşın hedefinde olan mazlum halklarla enternasyonal dayanışma içerisinde olmanın yolu buradan geçmektedir.